ESKİ PALU’DA BİR TİCARET HİKÂYESİ; BİR AİLE HATIRASI - 1
Tarih çoğu zaman büyük savaşların, padişah fermanlarının ve kazanılmış zaferlerin diliyle anlatılır. Oysa hayat, asıl yüzünü han avlularında, kervan yollarında, dükkân önlerinde edilen sessiz pazarlıklarda gösterir. Terin, sabrın ve bazen de ihanete uğramış umutların hikâyesidir bu.
Bu satırlar; Palu’nun eski ticaret ruhunu, insanının direncini ve kaderle giriştiği o uzun pazarlığı anlatan bir aile hatırasıdır.
03 Haziran 2007 Pazar günü, 1929 Palu Çarşıbaşı Mahallesi doğumlu Zülküf Çuhacıoğlu ile yaptığım röportajda, onun büyüklerinden dinleyerek hafızasında sakladığı ve 1850–1860’lı yıllara uzanan bu hikâye, kelimelere döküldü. Sadece bir ticaret serüveni değil; ahlâkın, sabrın ve alın terinin hikâyesi olarak…
Gelecek nesillere unutulmasın, bir iz kalsın diye…
***
Zülküf Bey anlatmaya başladığında sesi yavaşladı. Kelimeler ağır ağır dökülüyordu. Gözleri, odanın içinde bir noktaya takılı kaldı. Sanki zaman geri sarıyor, Palu’nun taş sokakları yeniden canlanıyordu.
— “Dedem Ahmed…” dedi, durdu.
— “Babamın dedesi Muhammed’tir. Babam Süleyman… Babamın amcası ise Hacı Said. Asıl hikâye onun yolculuğudur.”
Bir nefes aldı.
— “O yıllarda Palu Çarşıbaşı, ticaretin kalbiydi,” diye devam etti.
— “Sallı Küçe’ye girerdiniz… Sağlı sollu dükkânlar. Sabahları han avlusunda katırların ayak sesleri, gün boyu çarşının gökyüzüne yükselen uğultusu, akşamları tüccarların yorgun sohbetleri…”
Sonra hafifçe gülümsedi.
— “On dört dükkân bizimdi,” dedi.
— “On dört dükkân da ortağımız Hacı Selami Efendi’nindi. Bir de Büyük Han’ın girişinde dükkânımız vardı.”
1850’li yılların ortalarında dedesi Muhammed ile kardeşi Hacı Said, Palu’dan yükledikleri malları kervanlarla Palu–İskenderun–Kıbrıs–İzmir hattı üzerinden götürürlerdi.
Bir seferlerinde İzmir Limanı’nda, malların başında beklerken Rum bir tüccar yaklaşır. Uzun uzun mallara bakar. Tartışırlar, pazarlık ederler. Sohbet uzar.
Rum tüccar birden sorar:
— “Sizin oralarda çiriş olur mu?”
Dedemler birbirine bakar.
— “Olur,” derler.
— “Dağlarımızda çoktur.”
Rum, yüzünde hafif bir tebessümle başını sallar.
— “Bir dahaki sefere ondan getirin,” der.
— “İnanın bana, bu getirdiklerinizden daha çok para eder.”
Bu söz, Palu’ya döndüklerinde kulaklarında çınlar. Günlerce konuşulur.
— “Ot mudur bu?” der biri.
— “Değeri olur mu?” der bir başkası.
Ama sonunda karar verilir.
Bir sonraki sefer seksen beş katır çiriş yüklenir.
Kervan yola çıkmadan önce çarşıda dedikodu başlar.
— “Topal Emegil ot yüklemiş,” der biri.
— “Bunu satmaya mı İzmir’e gidiyorlar?” der bir başkası.
Dedemler susar. Ne savunur ne açıklama yaparlar.
Kaderle pazarlık sessiz yapılır.
İskenderun’dan Belen İskelesi’yle Kıbrıs’a geçilir. Bir hafta Kıbrıs’ta kalırlar. Oradan İzmir’e varılır. Rum tüccar bulunur. Çiriş, onun gösterdiği ambara indirilir.
Rum tüccar sakindir:
— “Siz biraz dinlenin,” der.
— “Ben piyasayı yoklayayım. Bir hafta, on gün ambarda dursun. Kim en yüksek fiyatı verirse ona satarız.”
Günler geçer.
Yedinci gün…
Sekizinci gün…
Onuncu gün…
Rum ortada yoktur.
— “Gören oldu mu?” diye sorarlar.
— “Yok,” derler.
Araştırırlar. Sonunda acı gerçek ortaya çıkar:
Rum, malları satmış, parayı almış ve Yunanistan’a kaçmıştır.
Zülküf Bey burada sustu.
— “İşte,” dedi,
— “Ticaretin ne kadar acımasız olabileceğini o gün anladılar.”
Pes etmezler. Yunanistan’a geçerler. Orada da öğrenirler ki Rum Girit’e kaçmıştır.
Bu noktada Hacı Said söz alır:
— “Ağabey,” der.
— “Sen evli barklısın. Palu’ya dön. Gerekli eşyaları al. Ben bu Rum’u bulmadan dönmem.”
Devamı haftaya…
17.02.2026
Süleyman Yapıcı
Günışığı Gazetesi