KARIN SESSİZLİĞİNDE KAYBOLAN KIŞ GECELERİ
Geçen yazımızda, çocukların kış günlerini ve oyunlarını anlatırken elli–altmış yıl öncesine uzanmış; kendi çocukluğumun karla örtülmüş sokaklarında dolaşmıştım. “Karın Sessizliğinde Kalan Çocukluğum” başlığı altında, kartopu oynayan çocukların kahkahalarını, soğuktan kızaran yanaklarını, soba başında ısınan ellerimizi ve camları buğulanan evleri yad etmiştik. O yazı, karın içimize işleyen soğuğuna karşı, hatıraların verdiği sıcaklığı taşıyordu.
Bu yazıda ise biraz daha geriye gitmek istiyorum. Çocukluğun da ötesine geçip, büyüklerimizin dünyasına bakmak… Uzun ve karanlık kış gecelerini nasıl yaşadıklarını, o gecelere nasıl anlam kattıklarını hatırlamak. Neredeyse yüz yıl öncesinden, altmış-yetmiş yıl öncesine uzanan bir zaman diliminde, Palu’nun kış gecelerine doğru sessiz bir yolculuğa çıkalım istedim.
Bu yolculukta; büyüklerimizin anlattıklarını kayda geçirme niyetiyle sözlü tarihten, yazılı kaynaklardan ve Palu’nun kolektif hafızasından istifade ettim. Çünkü anlatılmayan her hatıra, yazıya dökülmeyen her gelenek, kar gibi sessizce eriyip gidiyor. Ardında ne bir iz ne de bir ses bırakıyor.
Cumhuriyet öncesinden son altmış-yetmiş yıl öncesine kadar Palu merkezinde, hemen her mahallede “oda hizmeti” denilen köklü bir gelenek vardı. Bu odalar, yalnızca misafir ağırlanan mekânlar değildi; edebin, sohbetin, dayanışmanın ve yârenliğin yaşatıldığı yerlerdi. Kimi müstakil olarak inşa edilmişti, kimi evlerin bir köşesine ilave edilmişti. Zengin konaklarında olduğu kadar, orta hâlli evlerde de mutlaka bir selamlık odası bulunurdu. Bu odalar, ev halkının gündelik hayatından ayrı tutulur; dışarıdan gelen yolcuya, misafire ve sohbete ayrılırdı.
Her odanın kendine has bir müdavimi vardı. Bir kişi bir odaya devama başladı mı, ciddi bir mazereti olmadıkça başka bir odaya gitmezdi. Gitse bile bu hoş karşılanmazdı. Çünkü o oda, sadece dört duvardan ibaret değildi; orada kurulan bağ, başka bir kapının eşiğinden içeri taşınmazdı. Bu, sessiz bir sadakat ve aidiyet meselesiydi.
Rivayet edilir ki o yıllarda Palu’da, gayrimüslimlere ait olanlar da dâhil olmak üzere yüz yetmiş dört oda bulunmaktaydı. Çarşıbaşı’ndan Aşağı Mahalle’ye, Zeve’den Karşıbahçeler’e, Ense Bahçeler’den Çayyukarı bahçelerine kadar şehrin dört bir yanına serpiştirilmiş bu odalar, kış gecelerinin kalbinde atardı. Çoğu Palu’nun ileri gelenlerine ait olan bu mekânlar, karın susturduğu sokaklarda hayatı ayakta tutan sessiz merkezlerdi.
Kış gecelerinde misafirlik genellikle akşamla yatsı arasında başlar, gecenin ilerleyen saatlerine kadar sürerdi. Sobanın üstünde fokurdayan çaydanlık, çıtırdayan odun sesleri, yavaş yavaş açılan sohbetler… Hal hatır sorulur, günün yorgunluğu sözle dağıtılırdı. Kimi zaman gülünür, kimi zaman susulurdu. Uzak diyarlardan gelen haberler merakla dinlenir, şehirde olup bitenler konuşulurdu. Zaman, soba başında ağır ağır erirdi.
Bu odaları genel olarak dört ana başlık altında toplamak mümkündür.
1. Konuk Odaları
Palu’daki odaların bir kısmı, şehrin zengin ve itibarlı aileleri tarafından yaptırılan konuk odalarıydı. Bu odalar herkese açıktı; kapısı çalınana “Kimdir?” diye sorulmazdı. Otellerin, hanların olmadığı zamanlarda; şehre gelen yolcu, tüccar, köylü ya da ziyaretçi bu odalarda misafir edilirdi. Aydınlatma, ısıtma, kahve, sigara, yemek… Hepsi oda sahibinin ikramıydı.
Konak sahipleri yalnız misafirin değil, onunla gelen hayvanların da emniyetinden kendilerini sorumlu sayarlardı. Yolcudan hiçbir karşılık beklenmezdi. Asıl kazanç, edilen bir duaydı. O duanın, yapılan hizmetin en büyük mükâfatı olduğuna inanılırdı.
Akşam olunca müsait odaların kapısına bir fener asılırdı. Karanlık ve karlı gecede o fener, yola düşen yolcuya sessizce şunu fısıldardı:
“Kapı açık… Buyur gel.”
Şehir dışındaki köy konaklarında da bu gelenek aynı canlılıkla sürerdi. Sekrat (Yazıbaşı) köyünde Ali Bey’in, Tilk (Gömeçbağlar) köyünde Haşim Bey’in konak odaları; yalnız misafir ağırlanan değil, sohbetlerin, meşklerin ve musiki gecelerinin sabaha kadar sürdüğü mekânlardı. Bu konaklarda Paşa ve Enver Demirbağ kardeşler gibi Harput musikisinin ustaları yetişmiş; türküler karla örtülü dağlara doğru yankılanmıştır.
2. Dergâh ve Tekke Odaları
Dergâh ve tekke odaları, kış gecelerinin manevi iklimini temsil ederdi. Postnişinin sohbeti dinlenir, zikirler yapılır, ilahiler söylenir, hatm-i hâcegân okunurdu. Bu toplantılar genellikle Perşembe akşamları, yani Cuma geceleri yapılır; Ramazan ve kandil gecelerinde ise ayrı bir huşu ile ihya edilirdi.
Bu odalar yalnız müritlerin değil, yoldan geçen misafirlerin de sığınağıydı. Aşağı Mahalle’de Şeyh Aliyü’s-Sebti Efendi’nin, Karşıbahçeler’de Şeyh Mahmud Saminî Efendi’nin ve Şeyh Haydar Baba’nın tekke odaları, Palu’nun manevi hafızasında derin izler bırakmıştır. Bu odalar hem gönüllere hem de yollara ışık tutardı.
3. Sohbet Odaları
Medrese odaları, bazı konuk odaları ve konak selamlıkları; ilmin, sohbetin ve eğlencenin iç içe geçtiği mekânlardı. Medrese odalarında Kur’an, tefsir, hadis ve fıkıh okunur; ilmî müzakereler yapılırdı. Lüzumsuz sözlere yer yoktu. Her kelime, zihni ve ruhu beslerdi.
Medrese dışındaki sohbet odalarında ise masallar anlatılır, savaş görmüş ihtiyarların hatıraları dinlenirdi. Siyer-i Nebi’den Hz. Ali cenklerine, Battal Gazi’den Aslı ile Kerem’e kadar nice eser kendine has üslubuyla okunurdu. Yemekten sonra fincan, yüzük, battı battı, ip mumlama ve topuz oyunları oynanır; kahkahalar odanın tavanına çarpardı. Tütün dumanı hasır tozuna karışır, zaman fark edilmeden geçip giderdi.
4. Eğlence Odaları
Gençlerin toplandığı eğlence odaları ise kış gecelerinin en canlı mekânlarıydı. Günler öncesinden hazırlık yapılır; kimlerin katılacağı, hangi yemeğin getirileceği konuşulurdu. Babikô’nun hazırlanışı, tel helvanın çekilişi, pestil, sucuk, kuru dut ve ceviz… Hepsi bir kış gecesinin vazgeçilmez parçalarıydı.
Dışarıda kar tipi halinde yağarken, içeride dostluklar ısınır; türküler söylenir, hoyratlar okunur, oyunlar sabaha kadar sürerdi.
Bugün dönüp baktığımızda anlıyoruz ki, o odalar yalnızca birer mekân değildi. Onlar, bir hayat tarzının, bir kültürün ve bir insanlık anlayışının aynasıydı. Paylaşmanın, misafirperverliğin, edebin ve birlikte yaşamanın sessiz ama güçlü öğretmenleriydi.
O odalar kapandı belki,
Ama içlerinde yanan ışıklar hafızalarımızda sönmedi.
Kar hâlâ yağıyor,
Ama artık o fenerler, sadece hatıralarımızda asılı duruyor.
Siz uzun kış gecelerinde hiç tel helva yediniz mi?
Bir sonraki yazımızda...
13.01.2023
Süleyman Yapıcı
Günışığı Gazetesi