ACININ ÜSTÜNE SOFRA KURULUR MU?
Cenaze… İnsan hayatının belki de en ağır, en sessiz ve en derin anı. Bir evden bir ses eksilir, bir sandalye boş kalır, bir aile koca bir acının içine düşer. Böyle bir zamanda yapılması gereken bellidir aslında: Yanında olmak, omuz vermek, dua etmek, acıyı paylaşmak ve teselli etmek… Fakat yıllardır süregelen bir alışkanlık, bugün bu manevi atmosferin önüne geçmiş durumda: Cenaze evlerinde yemek verme geleneği.
Bir zamanlar dayanışmanın sembolü olan bu uygulama, bugün birçok aile için mecburiyete, toplumsal baskıya ve hatta ciddi bir ekonomik yüke dönüşmüş durumda. Cenaze yeni defnedilmişken daha acı tazeliğini korurken, bir yandan da “Kaç kazan yemek yapılacak? Kimlere yetilecek? Kaç gün sürecek? Ne kadar masraf çıkacak?” Çayı kim yapacak, kim dağıtacak? Kimse yoksa ücretli adam mı tutulacak? En az üç çalışanın ücreti nasıl karşılanacak? endişe ve telaşı başlıyor.
Taziye sahipleri acısına mı yansın, yoksa taziyeye gelenlerin karnını mı doyursun, çay yetiştirmeye mi çalışsın. Üç gün boyunca günde iki öğün yüzlerce kişiye yemek vermek, her gelene çay ikram etmek zorunluluğunu her taziye sahibi yaşamaya başladı. Tüm bunlarla birlikte üstüne üstlük taziye evi giderleri de eklenince borçlanan, kredi çeken, aylarca toparlanamayan insanlar var. Peki biz gerçekten destek mi oluyoruz, yoksa acının üstüne bir de yük mü bindiriyoruz?
Oysa taziyenin özü bellidir: Acıyı paylaşmak, sabra davet etmek, dua etmek… Fakat bazı yerlerde taziye sofraları artık bir dayanışma göstergesi değil; adeta bir gösteriş ve statü meselesi hâline gelmiş durumda. “Onlar yaptı, biz eksik kalmayalım” düşüncesiyle aileler farkında olmadan bir yarışın içine itiliyor. Hatta sırf yemek için taziye saatini kollayan, sofranın kurulmasını bekleyen, sonra da çay eşliğinde uzun sohbetlere dalan insanlar bile var. Bu tablo, taziyenin ruhunu zedelediği gibi manevi atmosferi de dağıtıyor.
Dinimiz ve kültürümüz ise bu konuda son derece net:
Cenaze evinde yemek yenmez; cenaze evine yemek götürülür.
Peygamber Efendimizin Cafer (r.a.)’ın şehit olduğu gün söylediği şu söz meseleyi en açık şekilde ortaya koyuyor:
“Cafer ailesine yemek yapın; çünkü onların başına öyle bir musibet gelmiştir ki, yemek yapmaya güçleri yoktur.” [Tirmizî, Cenâiz; İbn Mâce, Cenâiz]
Bu bize şunu söyler:
• Yemek cenaze/taziye evinde hazırlanmaz.
• Yemek, komşu, akraba ve çevre tarafından yalnızca taziye sahiplerine götürülür.
• Taziye evlerinde cenaze sahiplerinin ve uzaktan gelen misafirlerin dışında ikram yoktur.
Klasik fıkıh kaynaklarının büyük bölümünde de cenaze sahibinin yemek vermesi, taziye evinde taziyeye gelenlerin yeme-içmesi uygun görülmemiş, mekruh kabul edilmiştir. Çünkü acı içindeki insana yük bindirmek doğru değildir.
Elazığ’ın eski geleneğinde de böyleydi… Mahalle el ele verir, cenaze evine yük olunmaz; yük alınırdı. Bugün ise iş tersine döndü. “Ayıp olur”, “Elalem ne der?” düşüncesiyle acının ortasında sofralar kuruluyor, masraflar büyüyor, israf kapıları aralanıyor.
Oysa Elazığ sadece bir şehir değildir; dayanışmanın, merhametin ve insan sıcaklığının adıdır. Bu şehrin insanı cenazesinde de düğününde de birbirini yalnız bırakmaz. Ama bir gelenek, zamanla maksadını aşmış ve yük haline gelmişse; onu konuşmak, düzeltmek ve aslına döndürmek gerekir.
Bir ev düşünün… İçinde sessizlik var, gözyaşı var, yürek yanıyor. Bir annenin elinde takat kalmamış; bir babanın bakışları yere düşmüş; bir evlat nefes almaya çalışıyor. İşte cenaze evi tam olarak böylesi bir yerdir. Biz ise o eve taziye için gidip arkada bir de ikram beklentisi bırakıyoruz. Yani acının ortasına bir zahmet daha ekliyoruz.
Oysa bu toprakların geleneğinde cenaze evine hizmet etmek vardır; cenaze evinden hizmet beklemek değil.
Taziye; kalabalık sofralar kurmak için değil,
Bir omuz, bir dua, bir teselli içindir.
Türkiye’nin bazı şehirlerinde bu yanlış uygulama kaldırıldı ya da sınırlandırıldı. Artık Elazığ’da da bu yükün tartışılması gerekmiyor mu? Kamu kurumlarının (valilik, kaymakamlık, müftülük), yerel yönetimlerin (belediyeler, muhtarlar), akil insanlar (kanaat önderleri) ve sivil toplum kuruluşlarının bu konuda adım atmasının vakti gelmedi mi?
Çünkü taziye evi bir aşhane değildir.
Çünkü taziye evi bir çayhane değildir.
Çünkü taziye evi bir sohbet mekânı değildir.
Taziye evi; acının paylaşıldığı, yükün hafifletildiği, dua edilen yerdir.
Gerçek dayanışma, sofraya oturmakla değil; yükü hafifletmekle başlar.
Acıya saygı, ikramla değil; insanlıkla gösterilir.
Elazığ’ın vakarına, geleneğine ve manevi değerlerine yakışan da budur.
Bu satırlar; yalnızca bir tespit değil, aynı zamanda tüm yetkili ve ilgili kurumlara yapılmış bir çağrı, bir tekliftir.
27.01.2026
Süleyman Yapıcı
Günışığı Gazetesi