SÖYLEYECEK BİR SÖZ, YAZACAK BİR KELİME BULAMIYORUM… — Süleyman Yapıcı

SÖYLEYECEK BİR SÖZ, YAZACAK BİR KELİME BULAMIYORUM…

SÖYLEYECEK BİR SÖZ, YAZACAK BİR KELİME BULAMIYORUM…

Bir zamanlar bu cümle, acının büyüklüğünü anlatırdı.
Şimdi ise başka bir şeyi anlatıyor:
Alıştığımızı.

Bir okul haberi düşüyor ekranlara.
Silah sesi.
Panik.
Çocuklar.
Öğretmenler.
Yaralananlar.
Yitirilen hayatlar.

Ve biz yine aynı cümleye sığınıyoruz:
“Ne diyeceğimizi bilemiyoruz.”

Oysa mesele, gerçekten söz bulamamak değil.
Mesele, artık gerçeği söylemenin yükünden kaçmak.
Çünkü gerçek rahatsız eder.
Gerçek sarsar.
Gerçek hesap sorar.
En çok da, sorumluluk yükler.

Bu yüzden susuyoruz.
Daha doğrusu, susmayı seçiyoruz.

Çünkü konuşmak, sadece kederlenmek değildir.
Konuşmak; nedenleri görmek, ihmalleri işaret etmek, payımıza düşen sorumluluğu kabul etmektir.
İşte tam da bu yüzden, “sözsüzlük” artık bir çaresizlik değil; bir tür toplumsal konfora dönüşmüş durumda.

Bugün yaşananlar tekil olaylar değildir.
Bunlar bir anda ortaya çıkan kırılmalar da değildir.
Ortada uzun süredir büyüyen, derinleşen, görmezden gelindikçe kök salan bir çöküş var.

Adım adım geldi bu çöküş.
Sessizce ilerledi.
Normalleştirildikçe güçlendi.
Ve şimdi artık saklanamaz hâle geldi.

Bir çocuk eline silah alıp okula gidiyorsa, bunu yalnızca bireysel bir öfke patlamasıyla açıklayamayız.
Bu, bir toplumun çocuklarına ne verdiğinin ve neyi veremediğinin en sert, en sarsıcı göstergesidir.

Çünkü bir nesil bir anda bozulmaz.
Bir toplum bir sabah uyanıp başkalaşmaz.
Ama bir toplum, fark etmeden kendi gençliğini yavaş yavaş çözebilir.

Bugün şikâyet edilen tabloya dürüstçe bakalım:
Disiplin zayıf.
Saygı aşınmış.
Sözün ağırlığı azalmış.
İlişkiler yüzeysel.
Tahammül daralmış.
Hoşgörü küçülmüş.
Ve en önemlisi…
Ahlak, hayatın merkezinden çekilmeye başlamış.

Bu yüzden mesele “gençlik bozuldu” cümlesiyle açıklanamaz.
Bu, gençliğin bozulmasından çok, onu yetiştiren zeminin aşınmasıdır.
Başka bir ifadeyle, bu bir nesil problemi değil; bir yetiştirme biçiminin iflasıdır.

Bu iflasın ilk ve en derin cephesi ailedir.

Aile, bir zamanlar çocuğun ilk mektebiydi.
Sınır orada öğrenilirdi.
Edep orada verilirdi.
Sabır orada kazandırılırdı.
Doğru ile yanlış arasındaki fark önce evde hissedilirdi.

Bugün ise birçok evde sevgi var belki…
Ama sınır yok.
İlgi var gibi görünüyor…
Ama temas yok.
Aynı çatı var…
Ama ortak hayat yok.

Anne-baba ile çocuk arasında gerçek bağ zayıflıyor.
Konuşma eksiliyor.
Dinleme kayboluyor.
Rehberlik siliniyor.
Çocuk üzülmesin diye “hayır” denmiyor.
Yanlışa müdahale edilmesin diye otorite geri çekiliyor.
Otorite baskı sanılıyor, sınır koymak sevgisizlik sayılıyor.

Sonra da aynı toplum, sınır tanımayan bir çocukla karşılaştığında şaşırıyor.

Oysa sınır koyulmayan çocuk, özgür büyümez.
Başıboş büyür.

Bugün birçok aile, çocuk yetiştirmiyor artık; çocuğu idare ediyor.
Aradaki fark büyüktür.
Yetiştirmek emek ister.
İlgi ister.
Takip ister.
Kararlılık ister.
İdare etmek ise günü kurtarmaktır.
Ve ne yazık ki biz, uzun zamandır günü kurtarıyoruz.

Bu boşluk da boş kalmıyor elbette.
Eskiden çocuk dışarıdan etkilenirdi; bugün ise doğrudan ekranın içine doğuyor.

Artık birçok çocuk aileyle değil, algoritmalarla büyüyor.
Değerler büyüklerden değil, içerik akışlarından öğreniliyor.
Ekran, yeni terbiyeci hâline geliyor.

Peki, o ekran ne öğretiyor?

Hız.
Haz.
Gösteri.
Tüketim.
Şiddet.
Ama asla ölçü değil.
Asla sorumluluk değil.
Asla sabır değil.

Sosyal medyada en çok bağıran duyuluyor.
En çok hakaret eden öne çıkıyor.
En çok sınır aşan görünür oluyor.
Çocuk, neyin doğru olduğunu değil; neyin alkış aldığını öğreniyor.

Küfür sıradanlaşıyor.
Kabalık görünürlük kazanıyor.
Teşhir, mahremiyetin yerini alıyor.
Utanma duygusu aşınıyor.
Ölçü kayboluyor.

Bir de ekranın öteki yüzü var:
Diziler, filmler, dijital içerikler, kuralsızlığı güç gibi sunan anlatılar…
Suçu cazip gösteren yapımlar…
Mafya düzenini karizma diye pazarlayan kurgular…
Aileyi sadece çatışma, ihanet ve çözülme üzerinden anlatan senaryolar…

Hepsi açık açık ya da örtük biçimde aynı şeyi fısıldıyor:
“Güçlüysen haklısın.”
“Kural tanımazsan öne çıkarsın.”
“Öfkeni gösterirsen korkulan olursun.”

Bu mesajlarla büyüyen bir çocuğun, bir gün şiddeti yöntem olarak görmesi şaşırtıcı değildir.
Şaşırtıcı olan, bizim hâlâ buna şaşırıyor olmamızdır.

Fakat mesele sadece medya da değildir.
Asıl mesele, bu içeriklere karşı hiçbir süzgeç koymayan biziz.
Denetim yok.
Rehberlik yok.
Takip yok.
Yani çocuk yalnız bırakılıyor.
Ve yalnız bırakılan çocuk, yönünü çoğu zaman en yüksek sesle konuşan yerden alıyor.

Ailenin ardından ikinci büyük kırılma alanı eğitimdir.

Okul, insan inşa etmesi gereken yerdi.
Karakterin kuvvetlendiği, ölçünün öğretildiği, birlikte yaşamanın adabının verildiği yerdi.
Ama biz eğitimi yıllardır sınavla karıştırıyoruz.

Çocuklara nasıl iyi bir insan olacakları değil, hangi sınavı geçecekleri öğretiliyor.
Not var.
Puan var.
Sıralama var.
Diploma var.
Ama karakter yok.
Terbiye yok.
Değer yok.

Başarıyı sadece sonuca indirgedik.
Nasıl kazanıldığıyla değil, kazanılıp kazanılmadığıyla ilgilenir olduk.
Bu da genç zihne tehlikeli bir düşünce yerleştirdi:
“Sonuç varsa, yol önemli değil.”

Öğretmenin itibarı da bu süreçte aşındırıldı.
Sözü dinlenen, örnek alınan, yön veren kişi olmaktan çıkarıldı.
Çoğu zaman sadece müfredat yetiştirmeye çalışan bir görevliye indirgenmiş durumda.
Otoritesi zayıflatıldı.
Disiplin gevşetildi.
Sınıf düzeni bozuldu.

Böyle bir ortamda eğitim olmaz.
Sadece kalabalık olur.

Ve çocuk, doğruyu okuldan değil, dışarıdan öğrenmeye başlar.

Bugün geldiğimiz noktada gençlik sadece disiplinsiz değil.
Yönsüz.
Sahipsiz.
İçten içe öfkeli.
Sabırsız.
Tahammülsüz.
Ve çoğu zaman sorumsuz.

Ama bu sorumsuzluk gökten inmedi.
Ona sorumluluk öğretilmedi.
Sonuçlarının ne olacağı gösterilmedi.
Her şeyin bir bedeli olduğu hissettirilmedi.

İşte bütün bu çözülmenin merkezinde tek bir büyük kırılma var:
Ahlakın aşınması.

Bugün “ahlak” kelimesi ya eski bulunuyor ya da bireysel tercihe indirgeniyor.
Oysa ahlak, bir toplumun en görünmeyen ama en hayati direğidir.
Omurgasıdır.

Omurga zayıflarsa, duruş kaybolur.
Ahlak çekilirse, ölçü bozulur.
Doğru ile yanlış arasındaki çizgi silikleşir.
“Herkes yapıyor” cümlesi, her şeyi meşrulaştırmaya başlar.

O noktadan sonra güç, haklılığın yerine geçer.
Şiddet, çözüm gibi görünür.
Kabalık, özgüven sanılır.
Sınırsızlık, özgürlük diye pazarlanır.

Oysa disiplin ortadan kalktığında özgürlük gelmez; düzensizlik gelir.
Saygı ortadan kalktığında özgüven doğmaz; sınır ihlali başlar.
Ahlak zayıfladığında modernleşme olmaz; çözülme hızlanır.

Bugün gördüğümüz sertlik, kabalık, hoyratlık ve taşkınlık çoğu zaman bilinçli bir tercihten çok, uzun süredir büyütülmüş bir boşluğun dışavurumudur.
Çünkü çocuk anlatılanı değil, gördüğünü büyütür.
Toplum neyi normalleştirirse, gençlik onu yaşar.

Bu nedenle yaşanan olayları tek bir çocuğun suçu gibi görmek, en büyük kolaycılıktır.
Bu, sorumluluğu üzerimizden atmanın en rahat yoludur.

Ama gerçek bundan daha ağırdır.

O çocuk o silahı sadece eline almadı.
O noktaya getirildi.
İhmalle getirildi.
İlgisizlikle getirildi.
Rehbersizlikle getirildi.
Değersizlikle getirildi.
Dağılmış aile düzeniyle getirildi.
Zayıflamış okul yapısıyla getirildi.
Normalleşmiş şiddet diliyle getirildi.

Ve biz…
Bu süreci uzun süre izledik.

Asıl korkulması gereken, bir çocuğun silahla okula gitmesi değildir.
Asıl korkulması gereken, o çocuk o noktaya gelene kadar hiç kimsenin durup ona şunu sormamış olmasıdır:
“Senin içinde ne oluyor?”

Bugün hâlâ “Söyleyecek söz bulamıyoruz” diyorsak, bu artık sadece bir acziyet cümlesi değildir.
Bu, bir alışkanlıktır.
Belki daha da kötüsü, bir kaçış biçimidir.

Çünkü söz söylemek sorumluluk getirir.
Sorumluluk ise değişim gerektirir.
Değişim de konforumuzu bozar.

Belki de bu yüzden uzun zamandır asıl meseleleri konuşmak yerine, sonuçlar karşısında kısa süreli üzüntüler üretip yolumuza devam ediyoruz.

Ama artık şu sorudan kaçamayız:

Biz çocuklarımızı gerçekten yetiştiriyor muyuz?
Yoksa sadece büyümelerini izleyip, sonuçlarına mı şaşırıyoruz?

Çünkü bu hale bir günde gelmedik.
Ama her gün biraz daha geldik.

Ve eğer hâlâ sadece “çok üzüldük” demekle yetinirsek, yarın yine aynı cümleyi kuracağız:

“Söyleyecek bir söz, yazacak bir kelime bulamıyorum…”

derken dert, insana söyletir; bu yüzden yazımız biraz uzadı. Affola.

21.04.2026

Süleyman Yapıcı

Günışığı Gazetesi

Süleyman Yapıcı
İlahiyatçı & Araştırmacı Yazar
Hakkımda