DÜĞÜN MEVSİMİ GELDİ… PEKİ, BİZ GERÇEKTEN NEYİ KUTLUYORUZ?
“Allah’ın ayetlerinden biri de kendileriyle huzur bulasınız diye size kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ile merhamet koymasıdır.” [Rum Suresi, ayet: 21]
Yaz mevsimi geldi…
Köylerde harman vakti yaklaşırken şehirlerde düğün sezonu başladı. Hafta sonları düğün salonlarının önü araçlarla dolup taşıyor. Davetiyeler hazırlanıyor, gelinlikler seçiliyor, organizasyon firmaları programlarını dolduruyor. Fotoğraf çekimleri, sahne düzenlemeleri ve sosyal medya paylaşımları derken düğünler yine hayatımızın en hareketli günlerine dönüşüyor.
Fakat bütün bu hareketliliğin içinde kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
“Biz gerçekten evliliği mi kutluyoruz, yoksa düğünü mü?”
Çünkü günümüzde birçok düğünde nikâhın manevi anlamı geri planda kalırken, gösteriş ve eğlence ön plana çıkıyor.
Oysa İslam’ın düğüne yüklediği anlam çok daha derindir. Nikâh; Allah’ın adıyla başlayan mukaddes bir akittir. İki insanın yalnızca birbirine değil, Allah’a karşı da sorumluluk üstlendiği bir hayat sözleşmesidir. Kur’an-ı Kerim aileyi sevgi, merhamet ve huzur üzerine kurarken, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) evliliği teşvik etmiş, nikâhın ilan edilmesini istemiş; israfı ve gösterişi ise hoş görmemiştir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.), “Nikâhın en hayırlısı, külfeti en az olanıdır.” buyurarak ölçüyü asırlar önce ortaya koymuştur.
Bu anlayış, yüzyıllar boyunca Anadolu’nun düğün kültürünü şekillendirmiştir.
Eskiden düğün, yalnız gelin ve damadın değil, bütün mahallenin sevinciydi. Hazırlıklar başladığında komşular davet beklemeden yardıma koşar, kimi yemek yapar, kimi misafir ağırlar, kimi eksikleri tamamlardı. Maddi durumu iyi olanlar, yeni yuva kuran gençlere sessizce destek olurdu. Takılan altın sadece bir hediye değil, “Biz senin ailendeniz, bu yuvanın arkasındayız” demenin zarif bir ifadesiydi.
Kadınlar imece usulü günlerce hazırlık yapar, erkekler sofraları kurar, misafirleri karşılar ve hizmet ederdi. Kimse düğüne bir davetli gibi değil, o sevincin gerçek sahibi gibi katılırdı.
Düğünlerin en kıymetli süsü ise gösterişli sahneler değil, edilen dualardı. Nikâhtan sonra büyükler ellerini semaya açar, gençlere huzur, bereket, hayırlı evlat ve uzun ömür dilerdi. Çocukların neşesi, komşuların tebessümü ve büyüklerin duası düğünün gerçek bereketiydi.
Bugün ise bu tablo büyük ölçüde değişmiş durumda.
Düğünlerin merkezine dua değil, kamera yerleşti. Saatler süren fotoğraf çekimleri, sahne gösterileri ve sosyal medya paylaşımları çoğu zaman nikâhın önüne geçiyor. İnsanlar artık “Nasıl bir yuva kuruluyor?” sorusundan çok, “Salon nasıldı, kaç kişi geldi, ne kadar altın takıldı, kim hangi kıyafeti giymişti?” sorularını konuşuyor. Oysa düğünün amacı insanların hayranlığını kazanmak değil, Allah’ın rızasını gözeten bir yuvanın ilk adımını atmaktır.
Bir başka dikkat çeken değişim ise israfın ve gösterişin normalleşmesidir. Nice aile, “El âlem ne der?” düşüncesiyle yıllarca ödeyemeyeceği borçların altına giriyor. Bir gecelik ihtişam uğruna yapılan harcamalar, daha evliliğin ilk yıllarında genç çiftlerin omuzlarına ağır yükler bindiriyor. Hâlbuki bereket, lükste değil; kanaatte, samimiyette ve helal lokmadadır.
Değişimin en belirgin yaşandığı alanlardan biri de mahremiyet anlayışıdır.
Düğün salonlarında kıyafetler, zarafetin ifadesi olmaktan çıkıp zaman zaman dikkat çekme yarışına dönüşebiliyor. Özellikle sosyal medyanın etkisiyle daha fazla görünme arzusu, hayâ ve ölçü duygusunu gölgede bırakabiliyor. Oysa İslam’ın tavsiye ettiği tesettür, yalnızca bir kıyafet meselesi değil; kadın ve erkeği birlikte kuşatan bir edep, iffet ve vakar anlayışıdır.
Aynı şekilde kadın ve erkeklerin mahremiyet sınırlarını gözetmeden iç içe eğlenmesi, yapılan dansların düğünün önüne geçmesi de üzerinde düşünülmesi gereken bir başka husustur. Elbette düğün sevinç günüdür; türküler söylenecek, halaylar çekilecek, insanlar mutlu olacaktır. Ancak bizim medeniyetimizde sevincin de bir ölçüsü vardı. Eğlence, edebi gölgelemeyen, insanı Allah’ın razı olmayacağı davranışlara sürüklemeyen bir anlayış içinde yaşanırdı.
Anadolu’nun birçok yerinde kadınlar kendi aralarında, erkekler kendi aralarında eğlenir; büyüklerin bulunduğu ortam gözetilir, taşkınlıktan kaçınılırdı. Çünkü düğün sadece bir eğlence değil; aynı zamanda aile terbiyesinin, örfün ve toplum ahlakının da sergilendiği bir mektepti.
Bugün ise çoğu zaman düğünlerden geriye genç çiftin mutluluğundan çok, yapılan danslar, giyilen kıyafetler ve sosyal medyada paylaşılan görüntüler konuşuluyor. Böyle olunca nikâhın ruhu ister istemez gölgeleniyor.
Belki de en büyük değişim burada yaşanıyor.
Eskiden insanlar evliliğe hazırlanırdı.
Bugün ise çoğu zaman düğüne hazırlanılıyor.
Oysa düğün bir gecedir.
Evlilik ise bir ömürdür.
Bir gecenin kusursuz geçmesi için harcanan emeğin küçük bir kısmı, sağlam bir aile kurmaya ayrılabilse; belki de çok daha huzurlu yuvalar kurulacaktır.
Unutmayalım…
Düğün salonları birkaç saat sonra boşalır.
Müzik susar.
Işıklar söner.
Fotoğraflar albümlerde kalır.
Fakat Allah’ın adıyla kurulan bir yuva, anne babanın duası, büyüklerin hayır temennileri, helal lokmanın bereketi ve edep üzerine inşa edilen bir aile nesiller boyunca yaşamaya devam eder.
İşte asıl kutlanması gereken budur.
Gerçek düğün; gösterişin değil sadeliğin, israfın değil bereketin, alkışın değil duanın, nefsin değil Allah’ın rızasının öne çıktığı gündür. Böyle düğünler yalnız iki insanı değil; aileyi, toplumu ve geleceği de inşa eder.
04.08.2026
Süleyman Yapıcı
Günışığı Gazetesi